Luciano Padovani ve Francesca Mosele tarafından 1988 yılında kurulan topluluk, sekiz yıldız dansçısı ve "Tango Spleen" dörtlüsünün canlı müziği eşliğinde sahneleyecekleri “Tango Gala” gösterisi öncesinde sorularımızı yanıtladı. Tangoyu yalnızca bir dans değil, hayatı ve aşkı anlatan güçlü bir sahne dili olarak tanımlayan topluluk, bu buluşmayı “duyguların bedende yeniden yazıldığı bir alan” olarak görüyor.Tarihsel olarak göçün, limanların ve işçi sınıfının melankolisinden doğan tango, bugün çağdaş sahnelerde insan ilişkilerinin en kırılgan metaforu olarak varlığını sürdürüyor. Klasik felsefeyi çağdaş dramaturjiyle harmanlayan İtalyan Compagnia Naturalis Labor, Akdeniz’in tarihi duraklarından Othello Kalesi’nde gerçekleştireceği performans öncesinde hazırlık süreçlerini, Astor Piazzolla’nın müziğini ve tangonun toplumsal dönüşümünü gazetemize anlattı.
“İKİ KÜLTÜR ARASINDA BİR KÖPRÜ KURUYORUZ”
- Kıbrıs’taki ilk gösterinizden önce oldukça yoğun bir hazırlık sürecindesiniz. Nasıl hissediyorsunuz?Ekibimiz için Kıbrıs’ta sahnede olmak gerçekten büyük bir heyecan ve aynı zamanda güçlü bir sorumluluk hissi yaratıyor. Kıbrıs’ın ve Türkiye’nin tango kültürüne ilgisi ve bu alandaki güçlü izleyici kitlesi bizi ayrıca motive ediyor. Bu nedenle bu buluşma bizim için yalnızca bir gösteri değil; iki farklı kültürel atmosfer arasında kurulacak bir köprü niteliğinde. Sahneye her çıktığımızda sadece bir performans değil, aynı zamanda bir paylaşım ve karşılaşma anı yaşayacağız. Ayrıca Othello Kalesi muhteşem gözüküyor.- Tango sizin için neyi ifade ediyor?Tango, benim için iki insan arasındaki en yoğun ve en kırılgan bağı anlatan bir sanat formu. Sadece teknik bir dans değil; müzik, beden dili ve duygunun aynı anda var olduğu çok katmanlı bir anlatım biçimi. İçinde aşkı, arzuyu, çatışmayı, bazen de sessiz bir yalnızlığı barındırır. Bu yönüyle tango, insan ilişkilerinin görünmeyen taraflarını sahneye taşıyan güçlü bir metafor haline gelir. Her adım, her duruş ve her temas aslında söylenmeyen bir cümlenin karşılığıdır.- Tango tarihsel olarak göç, yoksulluk ve işçi sınıfı ile anılırken bugün daha çok “tutku” ile özdeşleşiyor. Bu dönüşümü nasıl yorumluyorsunuz? Tangonun kökenine baktığımızda, gerçekten de sokakların, limanların, göçmen hikâyelerinin ve sosyal zorlukların içinden doğduğunu görürüz. Bu nedenle içinde her zaman bir melankoli ve hayatta kalma duygusu vardır. Ancak zaman içinde sahne sanatına dönüşmesiyle birlikte bu ham duygular daha estetik ve stilize bir forma evrildi. Bugün “tutku” olarak algılanması aslında bu dönüşümün doğal bir sonucu. Çünkü tango, en başından beri insan ruhunun en derin katmanlarına dokunan bir ifade biçimi olduğu için, her dönemde farklı bir duyguyla yeniden yorumlanabiliyor.








