Toplumlar bir günde değişmez. Değişim, sessizce yaşanır. Önce küçük ayrıntılar gözden kaçar, sonra o ayrıntılar normalleşir. Bir gün dönüp baktığınızda ise eskiden “olmaz” dediğiniz birçok davranışın artık kimseyi şaşırtmadığını fark edersiniz.
Son zamanlarda beni en çok düşündüren şeylerden biri de bu.
Eskiden bir esnafın dükkânına girerken “Kolay gelsin.” demek, çıkarken “Hayırlı işler.” dileğinde bulunmak hayatın doğal bir parçasıydı. Bugün ise birçok insan, hizmet aldığı kişinin bir insan olduğunu bile unutmuş gibi davranıyor. Ne bir selam var ne bir teşekkür ne de en temel saygı.
Kasiyer, garson, kurye, temizlik görevlisi, çöp toplayıcısı… Sanki yaptıkları iş onları görünmez hâle getiriyormuş gibi davranılıyor. Oysa sabah sokaklarımız temizse, siparişimiz kapımıza geliyorsa, oturduğumuz masa temizleniyorsa bunun arkasında bir insan emeği var.
Ne yazık ki artık emeğe duyulan saygı da eski günlerde kaldı.
Üstelik bu saygısızlık yalnızca günlük hayatla sınırlı değil. Bir zamanlar toplumun en saygın meslekleri arasında görülen öğretmenler artık sınıfta şiddete uğruyor. Doktorlar, insan hayatını kurtarmaya çalışırken darbediliyor. Sağlık çalışanları, görevini yaptığı için hakaret işitiyor. Bir insanın hayatına dokunmaya çalışan insanlar, kendi can güvenliğinden endişe eder hâle geliyor.
Daha da acısı, bu haberleri artık şaşırmadan okuyoruz.
İşte en büyük tehlike de burada başlıyor.
Çünkü kötülük, en çok normalleştiğinde büyür.
Eskiden haftalarca konuşulacak olaylar bugün birkaç saat içinde unutuluyor. Sosyal medyada birkaç paylaşım yapılıyor, birkaç cümle yazılıyor ve ertesi gün yeni bir gündem geliyor. Oysa kaybettiğimiz şey yalnızca haber değeri taşıyan olaylar değil; vicdanımız, sabrımız ve birbirimize duyduğumuz saygı.
Artık insanlar dinlemek yerine bağırmayı, anlamaya çalışmak yerine yargılamayı tercih ediyor. Trafikte en ufak tartışma yumruklaşmaya dönüşüyor. Hastanede sıra beklemek öfkeye dönüşüyor. Okulda disiplin, baskı olarak görülüyor. Bir uyarı bile hakaret sayılıyor.
Herkes haklı olmak istiyor ama kimse anlayışlı olmak istemiyor.
Beni düşündüren bir başka konu da çocukların büyüdüğü ortam. Çünkü saygı öğretilen bir davranıştır. Bir çocuk büyüklerinin çöpü yere attığını görüyorsa, öğretmenine bağırıldığını duyuyorsa, trafikte küfürlerin havada uçuştuğuna şahit oluyorsa; büyüdüğünde bunları hayatın doğal bir parçası sanacaktır.
Sonra da “Yeni nesil neden böyle?” diye sormaya başlayacağız.
Oysa cevabı yıllardır kendi davranışlarımızla veriyoruz.
Toplum yalnızca büyük kararlarla değişmez. Küçük davranışlar da bir kültür oluşturur. Bir esnafa gülümsemek, teşekkür etmek, sıraya saygı göstermek, yaşlıya yol vermek, yere çöp atmamak, görevini yapan bir insana nezaket göstermek… Bunlar basit hareketler gibi görünür ama aslında bir toplumun karakterini belirleyen taşlardır.
İnsanlık büyük sözlerle değil, küçük davranışlarla ayakta kalır.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey teknoloji değil, daha fazla bina değil, daha hızlı yaşam değil.
Birbirimize yeniden insan gibi davranmayı hatırlamak.
Çünkü bir toplum, en çok insanına gösterdiği saygı kadar güçlüdür. Saygı kaybolduğunda ise geriye yalnızca aynı sokakları paylaşan, birbirine tahammül edemeyen kalabalıklar kalır.
Ve ben asıl bundan korkuyorum.
İnsanlığın yavaş yavaş yok olmasından değil…
İnsanlığın yok oluşuna alışmamızdan.








