Son yıllarda Türkiye’de çocukların karıştığı suç haberlerini çok daha sık görmeye başladık. Sosyal medyada birkaç dakika geçirdiğimizde bile bir kavga görüntüsüne, bir saldırı haberine ya da şiddet içeren başka bir olaya denk gelmek mümkün. Özellikle son dönemde yaşanan bazı vakalar, toplumda ciddi bir endişe yarattı. Mattia Ahmet Minguzzi’nin öldürülmesi, okullarda yaşanan silahlı saldırılar ve öğrencilerin karıştığı şiddet olayları hepimizi aynı soruyla baş başa bıraktı: Bir çocuk neden bu noktaya gelir?
Bir çocuğun adını bir suç haberiyle yan yana gördüğümüzde çoğumuzun ilk tepkisi öfke oluyor. Bazen ben de aynı şeyi hissediyorum. Çünkü ortada mağdurlar var, hayatları değişen insanlar var ve bazı durumlarda geri dönüşü olmayan kayıplar var. Ancak öfkenin yanında sormamız gereken başka bir soru daha olduğunu düşünüyorum: O çocuk oraya nasıl geldi?
Hiçbir çocuk dünyaya suç işlemek için gelmiyor. Hiçbiri büyüdüğünde bir mahkeme salonunda yargılanmayı ya da adının suç dosyalarında geçmesini hayal etmiyor. Bir noktada bir şeyler ters gidiyor. Kimi zaman aile içindeki problemler, kimi zaman ekonomik zorluklar, kimi zaman ihmal, sevgisizlik veya yanlış çevre. Sonra yıllarca biriken sorunların sonucuyla karşılaştığımızda şaşırıyoruz.
Bu yüzden hukuk sisteminde “suçlu çocuk” yerine “suça sürüklenen çocuk” ifadesi kullanılıyor. Çünkü ortada yalnızca işlenmiş bir suç değil, aynı zamanda o suça giden bir süreç de bulunuyor. Bir çocuğun yaptığı davranışı değerlendirirken yaşadığı koşulları da görmek gerekiyor. Şiddetin normalleştiği bir ortamda büyüyen, eğitim hayatından kopan ya da kendisini toplumun dışında hisseden bir çocuğun dünyaya bakışı ile sağlıklı bir ortamda büyüyen bir çocuğun dünyaya bakışı aynı olmayacaktır.
Ancak burada önemli bir noktayı da gözden kaçırmamak gerekiyor. Bir çocuğun suça sürüklenmiş olması, yaptığı şeyin mazur görüleceği anlamına gelmez. Son dönemde yaşanan bazı olaylarda olduğu gibi, bir insanın hayatına mal olan ya da toplumun güvenliğini tehdit eden suçlar söz konusu olduğunda adalet mutlaka yerini bulmalıdır. Çünkü mağdurların da hakkı vardır ve toplumun da korunmaya ihtiyacı vardır.
Özellikle okullarda yaşanan silahlı saldırılar bu konuda hepimizi düşünmeye zorladı. Okul dediğimiz yer, çocukların kendilerini en güvende hissetmeleri gereken yerlerden biridir. Buna rağmen bir öğrencinin ya da eski bir öğrencinin eline silah alarak okul basması, artık yalnızca “çocukluk hatası” olarak açıklanabilecek bir durum değildir. Bu tür olaylar yalnızca mağdurları değil, bütün toplumu etkiler ve insanların güven duygusunu sarsar.
Bu nedenle çocuk adalet sisteminin yalnızca cezalandırmaya ya da yalnızca anlamaya odaklanmasının yeterli olmadığını düşünüyorum. Elbette çocukların rehabilite edilmesi, yeniden topluma kazandırılması ve desteklenmesi gerekir. Ancak aynı zamanda özellikle kasten öldürme, ağır yaralama, silahlı saldırı gibi suçlarda caydırıcı cezaların da verilmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü bazı suçların sonuçları yalnızca failin yaşına bakılarak değerlendirilemeyecek kadar ağırdır.
Bana göre gerçek adalet iki farklı sorumluluğu aynı anda taşıyabilmelidir. Bir yandan çocukları suça sürükleyen nedenleri araştırmalı, onları bu noktaya getiren sosyal sorunlarla mücadele etmeli; diğer yandan da işlenen ağır suçların karşılıksız kalmayacağını göstermelidir. Çünkü adalet yalnızca faili değil, mağduru ve toplum vicdanını da korumak zorundadır.
Bir evlat, anne ve babanın hayattaki en büyük umudu, en kıymetli emanetidir. Ancak bazen hayat, insanı tarif edilmesi güç acılarla sınar. Bağımlılığın pençesine düşen bir evladın her geçen gün biraz daha kayboluşunu izlemek, bir anne ya da baba için her gün yeniden yaşanan bir yıkımdır.
Nitekim birkaç gün önce kamuoyuna yansıyan bir olayda, bir polis memuru baba, uzun süredir bağımlılık sorunu yaşayan oğlunu çıkan tartışma sırasında öldürdü. Olayın tüm hukuki boyutu elbette yargı tarafından değerlendirilecektir. Ancak yaşanan trajediye bakıldığında ortada yalnızca bir suç ya da bir fail değil, yıllara yayılan bir aile dramı da olduğu görülmektedir.
Bugün yaşanan bu tür olaylarda sadece bir can değil, çoğu zaman bir ailenin hayalleri, umutları ve geleceği de toprağa gömülmektedir. Bir babanın evladını kaybetmesinin tarifi yoktur. Hele ki olayın böylesine trajik bir şekilde sonuçlanması, geride derin bir çaresizlik ve tarifsiz bir acı bırakmaktadır. Bu nedenle suça sürüklenme, bağımlılık ve şiddet gibi sorunlara yalnızca meydana gelen olaylar üzerinden değil, bu olaylara yol açan süreçler üzerinden de bakmak gerekir. Çünkü bazen bir suç dosyasının arkasında yıllarca fark edilmeyen sosyal, ekonomik ve psikolojik sorunlar bulunur.
Sonuç olarak suça sürüklenen çocuklar konusu yalnızca hukuk sisteminin değil, hepimizin meselesidir. Bir çocuğu yaptığı tek bir hatadan ibaret görmek doğru değildir. Ancak işlenen ağır suçları yalnızca yaş faktörüne indirgemek de doğru değildir. Çocukları suç işlemeye iten nedenleri ortadan kaldırmaya çalışırken, toplumun güvenliğini sağlayacak kadar güçlü ve caydırıcı bir adalet anlayışına da ihtiyaç vardır. Çünkü geleceği korumanın yolu, hem çocukları hem de onların mağdur ettiği insanları koruyabilmekten geçer.








