Geçtiğimiz günlerde bir müzik platformunda beni üniversite yıllarıma geri döndüren bir şarkıya denk geldim. The Cure 1992 tarihli Wish albümünde haftanın günlerini şarkı yaparak “Friday I’m in Love” (Cuma’ya aşığım) demişti. Cuma ne güzel bir gündür. Hafta biter, Cuma ile tatil başlar. Yarını düşünmezsin, zaten yarın da tatildir. Ve hatta bu Cuma çılgınlıkların yarına bile sarkabilir. Cumartesi de candır. Ama bugün yazımızın konusu ne Cuma ne de Cumartesi üzerine olacak.
Konumuz Pazar günü…
Cuma ve Cumartesi günlerinin güzelliklerini düşünürken bir anda Pazar gününün bende yarattığı travmaları hatırladım. Güzellikleri yazmak kolay, sen travmalarını paylaş diyerek Pazar günü hakkında yazmaya karar verdim.
Geçmişte Pazar günleri nasıl geçiyordu? Bugün ise nasıl bir Pazar günü yaşıyoruz?
Bugün artık kendimize nasıl tembel ve verimsiz geçen Pazar günleri geçirdiğimizi itiraf edelim. Arada sırada bazı etkinliklere katılıyor olsak da genel olarak Pazar günleri evde tembellik hakimdir. Bir tatil günü gibi görünse de bizim jenerasyon için Pazar günü bir tatil günü gibi yaşanamazdı. Çünkü hep ertesi gün yani Pazartesi günü yapacaklarınızı düşünürdünüz. Buna Pazartesi sendromu derdik ama bu sendrom gerçekte Pazar’dan başlar. Şimdilerde PTT modunda; (Pijama Terlik Televizyon modu) klasik kanepenizde maç seyrederek, kitap okuyarak veya uyuklayarak geçiriyor olabilirsiniz ama 70’lerde, 80’lerde Pazar günleri öyle düşündüğünüz gibi geçemezdi.
Herkesin aile içinde asli bir görevi vardı. Anneniz sabah erkenden kalkar kahvaltıyı hazırlamaya başlardı. Demlenmekte olan çayın mis gibi taze kokusu ile uyanırdınız. Pijamalar çıkıp günlük kıyafete geçince göreviniz başlardı. Anneniz fileyi elinize tutuşturduğu gibi sizi bakkala yollardı. Çünkü evde çay demlenirken bakkaldan ekmek ve gazete alınması gerekirdi. Tabii ki bir Pazar klasiği Gırgır dergisi vardı. Şimdilerde ne yazık ki gazete okuma alışkanlığımız kalmadı. Hayatımızdan mizah dergileri Gırgır’ın, Fırt’ın veya Çarşaf’ın çıkışı ile toplumsal mizah ve hoşgörümüzden de çok şey eksildiğini söyleyebilirim. Sonralarda birçok benzeri yaşatılmaya çalışılsa da hiçbiri Gırgır’ın, Fırt’ın mizahi tadını veremedi.
Neyse biz Pazar kahvaltımıza dönelim. Pazar sabahı alışverişinde Bakkal İbrahim Amca’dan sadece ekmek ve gazete almazdık. Bunun yanında 2 veya 3 adet de “yakıt” alırdık. Şimdi yakıt da nedir diyenler olabilir. Yakıt termosifonda suyu ısıtmak için kullanılan bir yakacaktı. Sonraları tesadüfen adres sormak için uğradığım bir imalathanede uzunca plastik torbalara mazota bulanmış talaşlar doldurulurken tam olarak ne olduğunu anlayabilmiştim. Kırsalda yaşayanlar belki odun veya tahta kırıkları kullanabilir ama şehirde bizler termosifonda yakıt kullanırdık. Fileye aldıklarımızı yerleştirip “İbrahim amca babam deftere yaz dedi” notunu da ileterek bakkaldan çıkardık. O günlerde kredi kartı yoktu ama belli miktarlara kadar bu cümle aynı işi görüyordu.
Güzel bir Pazar kahvaltısı sonrasında siyah-beyaz televizyonda TV keyfimiz Tele-Pazar başlardı. Tabii ki annenizin izin verdiği kadar… Tüm hafta sanki bugünü beklermiş gibi elektrikli süpürgenin düğmesine basmasıyla beraber sessizlik ve keyif bozulurdu. Bazen insafa gelip Gırgır yaptığı da olurdu. Gırgır yukarıda bahsettiğin mizah dergisi değil miydi demeyin. Bu Gırgır başka; özellikle İzmir ve Ege bölgesinde yaşayanlar Gırgır markalı mekanik süpürgeleri iyi bilirler. Belki her evde bir elektrikli süpürge olmazdı ama Gırgır mutlaka olurdu. Annenizin süpürge performansı sırasında sıklıkla önünüzden geçtiği için Cenk Koray’ın Kutu-Kutu yarışmasını veya Almanya’daki Kasabalar Yarışıyor programını zar zor seyrederdiniz.
Kucağınıza açtığınız ödevinizi tamamlıyor gibi yaparken bir yandan da TV’deki kovboy filmini çaktırmadan izlemeye çalışırdınız. Sonunda anneniz o iş yoğunluğu arasında sizin tembellik ettiğinizin farkına varır ve “Kapat o televizyonu da biraz ders çalış, ödevini yap!” talimatına maruz kalırdınız. Şansımıza diğer odalar soğuk olduğundan sobanın olduğu oturma odasında televizyonun sesi kısılır, ödev veya ders böylece devam ederdi. O nedenle bizim jenerasyon televizyonun sesi kapalıyken bile programları, filmleri anlayabilme özelliğine sahiptir.
Kahvaltı, temizlik, bulaşık derken iyiden iyiye sinir katsayısı yükselen anneniz bu kez babanızın çok keyifli oturduğunu fark eder ve ona yönelir. Babanız bazen alttan alır bazen de başa çıkamayacağını anlayınca ceketini kaptığı gibi kahveye kaçardı.
Akşam saatleri geldiğinde banyo saatleri de yaklaşıyordur. Çünkü Pazar günü aynı zamanda banyo günüdür. Oturma odasındaki gaz veya odun sobasının sıcaklık ayarı arttırılır. Ve Pazar gününün beklenen banyo ritüeli başlar.
Önce babanız tarafından termosifonda kâğıt veya çıra parçaları ile ateş harlanır. İyice alevlenince içine bir tane yakıt atardı. Önce alev söner gibi olur ve sanki güçsüzleşir. Sonra plastik torba eriyip mazotlu talaş alev alınca termosifon adeta buharlı bir lokomotife dönüşürdü. Çıkardığı gümbür-gümbür sesleri duyduğunuzda akkor rengini almış yanma haznesi ve yüzünüze vuran kızgın ısı, sizi ürkütürdü.
Çocuksunuzdur ve az sonra annenizi bir elinde yeşil sabun diğerinde maşrapa (kimisinde tas) size doğru geldiğini buharla dolu banyoda hayal-meyal görürsünüz. Ve banyo serüveni başlar. Kafanızda gezinen yeşil sabunun sert köşelerini kafa derinizde hissedersiniz. Peşinden bir tas sıcak su kafanızdan aşağı boşalır; “Anne yandım!..”
Sıcak su tasarruflu kullanılır. Şimdilerde olduğu gibi bir yandan radyodan veya medya oynatıcısından müzik dinlerken bir yandan da boşa su akmaz, akamaz. Senden sonra herkes yıkanacaktır. Ve her damla sıcak suyun önemi vardır. Kısıtlı sıcak suyu her zaman herkese yetecek şekilde kullanabilme becerisine, sihrine ailece sahipsinizdir.
Küçükten büyüğe herkes pembeleşmiş yanaklarla sobanın etrafına dizilir ve saçlar tam kuruyana kadar sıcağın tadı çıkarılır. Soba borusunun üzerindeki tellere acil kuruması gereken birkaç çamaşır asılmıştır. Ortam soba üzerinde kuruyan portakal kabuklarının kokusu ile dolarken acaba yarın ödevimde bir eksik var mıydı diye düşünürsünüz. Varsa da artık bunun için çok geçtir. Devamında anneniz saçınızı kontrol eder. Kuruduysa artık yatağınıza gitmek ve yorganın serinliğini vücut ısınızla ısıtmak sizin becerinize kalıyor.
Oturma odasının keyfi siz gittikten sonra anne ve babaya kalır. O yıllarda yanlış hatırlamıyorsam Kökler dizisi hep çocuklar yattıktan sonra başlardı. Radyo tiyatrosu gibi sadece sesini -anlayabildiğimiz kadarıyla- çaktırmadan dinlerdik. Oturma odasının kapısını diziyi duyabilmek için az açık bıraksanız da her evde olduğu gibi “enerji verimliliğinden” sorumlu babamız hemen kapıyı kapatırdı. Diziyi biraz daha dinlemeye çalışırdınız ama banyonun verdiği rahatlama ile yarısında çoktan uykuya dalardınız.
Geçmişte yaşanmış Pazar günü ritüellerini anlatmakla bitiremezsiniz. Köyde ayrı, kırsalda ayrı, şehirde ayrıdır. Kimi için banyo günü, kimi için haftanın ertesi gün başlayacağını haber veren bir boşboğazdır. Sanki biz bilmiyoruz… Ama bizim bilmediğimiz, farkına varmadığımız ne çok Pazar günleri yaşandı, yaşanıyor. Yalnızlığın, gurbetin, çaresizliğin tavan yaptığı, gün boyunca tanrıdan sağlık, sıhhat ve afiyet dilenilen Pazar günleri de var kuşkusuz.
Öyle ya da böyle; ben Pazar günlerini sevemedim.
Belki dinlenmekten çok bir rutini kovalamak zorunda olduğumuzdan, belki ertesi güne mutlaka hazırlanması gerekenler olduğundan, belki de hep özenip hiç yapamadıklarımdan dolayı kızmışımdır Pazar günlerine…
Her gününüzün bir Cuma mutluluğunda geçmesi dileklerimle.








