Bu haftaki yazımın başlığını atarken bazı tereddütlerim vardı. Şimdi nasıl yazayım bu hafta ölüm üzerine konuşacağımı? Sonuçta kimsenin çok fazla düşünmek istemediği, sözcüklere dahi dökmeye çekindiği bir konu hakkında yazmaya karar verince ben de biraz tedirgin oldum.
Tedirginliğim aslında ölüm hakkında konuşmak yüzünden değildi. İnsanların "Bu da nereden çıktı şimdi?" sorusunu sormalarından veya yaş ilerleyince insan böyle düşüncelere mi kapılıyor acaba diye düşünmenizdi. Aslında bu ikisi de değil beni düşündüren...
Gençken insanın ölümü düşünmesi beklenemez. Zira eğer zihnen ve bedensel olarak sağlıklıysa daha çok hayatın tadını çıkarmaya yoğunlaşıyor insan. Ama belli bir yaştan sonra dostlarınız ve çevrenizdeki insanlar yaşlanmaya başlıyor. Her ne kadar zihnen yaşlı hissetmesek de yirmili yaşlardaki dinamik ve aktif günlerimizdeki gibi değiliz. Bizler 60'larına merdiven dayarken aile büyüklerimiz ve etrafımızdaki abi ve ablalarımız çoktan 70'lerini devirdiler. Etrafınızdaki büyüklerimiz günler geçtikçe birer birer bu dünyadan ayrılıyor. Tabii ki bu sırayla değil, arada sırayı bozanlar da oluyor. Kazalarda, hastalıklarda veya beklenmedik felaketlerle birçok dostumuzu sonsuzluğa uğurladık. Kuşkusuz hiçbiri unutulmadı. Kalbimizde, geride bıraktıkları hatırlarla yaşamaya devam ediyorlar. Ama sonuçta tanrı her acının bir tesellisini, dayanma gücünü de beraberinde veriyor.
Bana ölümü düşündüren ve sürekli beynimde yer eden sorulardan biri: "Ölüm bir son mudur?" bir diğer soru ise "Eğer ölüm kaçınılmaz bir son ise hayatı nasıl yaşamalı?".
Gelin biraz bunları konuşalım.
Bir insan dünyadan göç ettikten sonra ardında ne bıraktığı önemli midir? Sonuçta ölüp gittikten sonra geride bıraktığı iyi veya kötü şeyler kimi bağlar? Herkes bu konuda dini inancına, hayat görüşüne veya inandığı doğrular adına farklı düşünebiliyor. Yüzyıllardır felsefe veya ilimle uğraşan düşünürler kendince bu hassas konuyu yorumladılar. Bizlerse bu yorumlardan etkilenip kendimizce bazı düşünceler ürettik. Mesela ben az önce "dünyadan göç edince" ifadesini kullandım. Göç etmek ancak bir yerden başka bir yere giden için söylenen bir ifade olduğu halde neden ölene bu dünyadan göç etti diyoruz? Bize öğretilen veya öğütlenen ölenin ortadan yok olup gitmediği yönünde olduğundan o kişi hakkında sanki ölmemiş de başka bir moda geçmiş gibi ifadeler kullanıyoruz. Tıpkı haber bültenlerinde "… hayatını kaybetti" ifadesinde olduğu gibi. Ne yazık ki hiçbirinin kaybettiklerini tekrar bulamayacaklarını bildiğimiz halde "hayatını kaybetmiş" olmak ifadesi bu durumu ne kadar doğru tanımlar?
Vefat etmek, ölmek, hayatını kaybetmek veya aramızdan ayrılmak ifadeleri bize artık bir kişi için kaçınılmaz sonun geldiğini net bir şekilde bildiriyor. Biliyoruz ki artık onunla bir kez daha karşı karşıya gelemeyeceğiz. İki kelime konuşamayacağız. Bırakın konuşmayı bizim anlamlı, anlamsız konuşmalarımızı, dertlenmelerimizi bir daha dinleyemeyecekler. Artık bu dünyada bir kez daha bir araya gelme şansımız olamayacak. Aslında ne kadar acı ve tahmini bile insanı içten üzen bir durum, öyle değil mi? Çoğunuz annenizin, babanızın veya belki de erkenden göç eden bir arkadaşınızın bir çift sözüne dünyaları verirdiniz. Bilseydiniz son görüşünüz olduğunu belki de ona çok daha farklı davranırdınız. Vefat edenin ardından pişmanlık duyan insanlar çokça görmüşsünüzdür. Veya bizzat yaşamışsınızdır... Madem böyle bir son her an yaşanabilir; kişi ayırt etmeksizin etrafınızdaki insanlarla olan diyaloglarınızı bir kez daha gözden geçirmeniz gerekmez mi?
Bir de bu duruma her şeyi geride bırakarak dünyadan göçen kişi açısından bakalım. Eğer insanı yaşamak yerine ölüme iten bir sebep yoksa herkes yaşayabildiği kadar yaşamak ister. Kodlarımızda hayatta kalmak ve yaşamak yazılıdır. Daha bebekken oluşan düşme refleksleri, suya atıldıklarında yüzmeye çalışmaları hep yaşam kodlarımızda gizlidir. Yaşama isteği yediden yetmişe herkeste bulunur. Ama sonuçta -büyüklerimizin de söylediği gibi- vade dolunca gitmem diyemiyorsun ve ilahi gerçeğe boyun eğiyorsun. İşte bu noktada acaba insan geride bıraktıkları hakkında bir durup düşünüyor mudur? Kuşkusuz yüzyıllardır insanlar ölen kişinin ardında iyi hatırlanabilecek, güzel şeyler bırakması gerektiğini savunuyor. Daha önceki yazılarımda birkaç kez yer vermiştim. Bir insan gerçekten ne zaman ölür sorusunu beraberce cevaplamıştık. İnsan kâinatta ismi geçmediğinde, söylenmediğinde gerçekten ölür diyor düşünürler. Hatta Bertolt Brecth daha da farklı olarak; "İnsan, ancak onu düşünen hiç kimse kalmadığı zaman gerçekten ölür" demiştir. Bence bu konu ayrı tartışılır. Zira bir Hitler veya İdi Amin de bu şekilde halen kalplerde yaşıyor diye düşünülebilir. Zira iyi veya kötü bir şekilde birileri tarafından mutlaka düşünülüyorlar. Bu durumda ilk ifade sanki bana biraz daha doğru geliyor; düşünmek ve hatırlamak istemediğinizin ismini de zikretmezsiniz. Ve bu şekilde onları kesinlikle ölüme mahkûm etmiş olursunuz.
Bu yaklaşımı düşündüğümüzde ardınızdan insanların güzel anılarla sizi anması, yaptığınız faydalı işlerle adınızı söylemeleri sizi ölümsüz kılacaktır. Ben ahkam kesmiyorum, düşünürler böyle söylüyor. Ama ben de buna inanıyorum. Ölümsüz olabilmek, iyi hatırlanmak, arkanızdan bir çift güzel söz söylenmesi herhalde doğru yaşanmış bir hayatın özetidir.
Ölüm kaçınılmaz bir son ise insan giderken arkasında ne bırakmalı sorusunu detaylı bir şekilde cevaplamaya çalıştık ama henüz tam olarak ölümün bir son olup olmadığını netleştiremedik. Zaten netleştirebilmemiz de söz konusu değil. Uzmanlar yaşamın süregeldiği bedensel aktivitelerin, hücrelerin derinliklerine kadar inen çalışmaların sonucunda tüm faaliyetlerin fiziki olarak sonlandığı anı ölüm olarak niteliyor. Ölenin tüm fiziki aktiviteleri son buluyor ama ya düşünceleri, söylemleri, hisleri; onlar nereye gidiyor? Ruh olmadan bedenin bir anlamı var mı? “Bitkisel hayat” denen ifadeyi bir düşünün. Konuşamayan, düşünemeyen, bir his duyamayan beden gerçekten yaşıyor denebilir mi?
Dinler ve inanışlar ölümden sonra yeni bir yaşamın olduğunu söylüyor. Cennet, cehennem kavramı veya reenkarnasyon sadece bunlardan birkaçı... Belki de bu dünyanın tatlı yaşamı insanları ölüm sonrasında tıpkı bir ödül gibi verilen bir geleceğin olduğuna inandırıyor. Hatta bu beklentiden dünyevi ortamda menfaat sağlayan din tüccarları her dinde çokça var.
Yazımı sonlandırırken ölümün bir son olmadığına inananlardan olduğumu söyleyebilirim. Çünkü rasyonel bir bakış açısıyla hiçbir şey yoktan var olmaz yaklaşımıyla ruhumuzun, düşüncelerimizin ve benliğimizin evrende ölümle birlikte yok olmayacağını ve bir başka boyuta geçeceğini düşünüyorum. Belki bu evrende varlığımız, görevlerimiz bitiyor ama yeni benliğimizle, farklı evrenlerde yolculuğumuza devam ediyor olabiliriz. Kim bilir?
Şimdi şu ana geri dönersek; yaşamı doyasıya deneyimleyip sonrasında pişman olabileceğimiz davranış ve hareketlerden uzak durmak, geride güzel şekilde anılabilecek anılar, eserler bırakabilmek önceliğimiz olmalıdır diye düşünüyorum. Sonrasında süreceğimiz “yeni” yolculuğa zamanı geldiğinde bakarız...








