Farkında mısınız etrafımıza sürekli bir acele, bir telaş ve bir koşuşturmadır gidiyor. İş hayatında, evde, trafikte, banka sırasında hep bir telaş, hep bir koşuşturma içindeyiz. Tabii ki herkes kendince bu durumu kabullenmeyebilir. Mutlaka aramızda sabırlı, her adımını temkinli atanlar da vardır. Ama insanların gün geçtikçe daha da aceleci olduğu sizin de gözlerinizden kaçmıyordur. Bu acelecilik bizleri daha tahammülsüz, telaşlı ve sabırsız yapmıyor mu?
Özellikle büyük metropollerde nüfus her geçen yıl katlanarak büyüyor. Ülkemizde yıllardır yaşanan büyük şehirlere göç dalgası bir türlü azalmadı. Bu durum her geçen yıl daha da arttı. Bölgesel göçlerin kendi içinde birçok sebebi var. Bunlardan en önemlisi kırsaldaki insanın artık pek de rağbet görmeyen tarımsal hayat odaklı kazancı bırakıp metropollerde farklı kazanç yollarını aramasıdır. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin kaderi olan adaletsiz gelir dağılımı ve iş imkanlarının kısıtlı olması bölgelerin demografisini de değiştiriyor. Buna bir de sınır ülkelerden gelen göçmenler eklenince bu şehirlerde aşırı şişkin bir nüfus oluşuyor. Bir tarafta gün geçtikçe genç nüfusun azaldığı küçük kırsal şehirler diğer yanda ise nüfusu her geçe yıl katlanan dev metropoller. Buna en bariz örnekler; İstanbul, İzmir, Antalya, Bursa gibi şehirlerimiz verilebilir. Anadolu şehirlerinin nüfusu sadece birkaç yüz bin kişi ile sınırlıyken saydığım bu metropollerin nüfusları milyonlara ulaşıyor.
Şimdi acelecilikle nüfusun ne alakası var diye düşünebilirsiniz. Kesinlikle bir alakası var. Bir yerde az sayıda insan varsa yapabileceği işleri kısa süre içine tamamlayabileceğine inancı olur. Ama bu sayı artınca bekleme süresi artar. Buna bir de süre içinde hakkının yenebileceği endişesi eklenince insanlar daha bir telaşlı ve tahammülsüz olabiliyor. Günlük hayatta elinde para ile market sırasında bekleyen birinden tutun da trafik ışıklarında sabırla yeşil ışığı bekleyen sürücüye kadar herkesten sabırlı ve tahammüllü olması beklenir. Ama ülkemizde herkes birinin gelip hakkını yiyeceği düşüncesiyle “Ben önce davranıp hakkımı kullanayım” telaşı içinde yaşıyor. Çünkü biliyor ki kimse durup “Buyurun sıra size ait” demeyecek. Bu durumdaki farkı en çok yurtdışına çıktığınızda hissediyorsunuz. Eğer gittiğiniz ülke refah seviyesi yüksek, nüfusu ülke topraklarına homojen dağılmış bir ülkeyse bunu daha da güçlü bir şekilde deneyimlersiniz. Aksine az gelişmiş ve herkesin metropollere yığıldığı bir ülkeye gittiyseniz ülkemizdeki durumu bile arar hale geliyorsunuz. 2008 yılında bir iş seyahati için gittiğim Kahire’de bu durumu ağır bir şekilde yaşamıştım. Bir ülke düşünün ki nüfusu 120 milyonun üzerinde ve bunun neredeyse %20’sine yakını yani 25 milyon kişi aynı şehirde yaşıyor. Trafik günün her saatinde kilitli, insanlar trafikte tahammülsüz. Adeta araçlarını çarpışan otomobiller gibi kullanıyorlar. 2008’den bu yana neredeyse 20 yıl geçti ve şimdi durumun daha da beter olduğundan şüphem yok.
Bizde de durum farklı değil. Ülke nüfusumuzun kâğıt üzerinde 85 milyon civarında olduğu biliniyor. Ama gerçekte kayıtsız göçmenlerle beraber 100 milyona yakın bir nüfusumuz var. Bunun %15’i İstanbul’da toplanmış durumda olduğu rapor ediliyor. Tabii ki İstanbul’un sınırlarının artık kesintisiz olarak Kocaeli’nden Tekirdağ’a dayandığı düşünülürse bu nüfusun 15 milyonun çok üzerinde olduğu kolayca düşünülebilir. Tabii ki nüfusun fazlalığı insanların toplumsal kurallara aykırı davranmasını gerektirmiyor ama ne yazık ki buna bir de eğitim sorunsalı eklenince bulmaca tamamlanıyor.
Toplumsal hayatta insanı insan yapan şey davranışlarıdır. Eğitimli insan başkalarının haklarının en az kendi hakkı kadar kutsal olduğunu bilir ve saygı gösterir. Çünkü bilir ki toplumsal hayatta herkes eşittir ve eşit muamele görme hakkı vardır. Gelişmiş toplumlarda kimse kimsenin hakkına tecavüz etmez. Bu hakkını da sürekli korumaya ihtiyaç duymaz. Bunun aksine davranan kişi toplumdan hemen dışlanır. Eğitim önemli dedim ama yeri gelince eğitimli bireylerimizin de bu kurallara uymadığını görebiliyoruz. Öyleyse sadece eğitim bu durum için yeterli değil. Öyleyse eksik olan nedir?
Bir radyo programında birkaç sene önce bir vatandaşımızın Almanya’da yaşadığı anıyı dinlemiştim. Vatandaşımız ailece akademik bir görevle Almanya’ya yerleşiyor. Ve oraya entegre olmaya çalışıyor. Birgün trafikte aniden önünde duran bir araca korna çalıyor. Bu hareket tamamen otomatik ve ülkemizde sürekli olağan karşılanan bir durum. Hatta korna ile selamlaşan veya sinirini korna üzerinden karşısındaki sürücüye belirten çokça insan var. Ama orası Almanya ve karşındaki sürücüden aynı reaksiyonu bekleyemezsin. Öndeki araçtan iri yarı bir alman iniyor ve aracına doğru yaklaşıyor. Kapı hizasına gelince kendisinden camını açmasını rica ediyor. Bizimki korkmuş bir şekilde camını açıyor. Eğilip kibarca vatandaşımıza sesleniyor; “Beyefendi siz Almanya’da yeni misiniz?” Vatandaşımız çekinerek evet anlamında başını sallıyor. Adam lafına devam ediyor: “Biz burada sadece yola tesadüfen çıkmış hayvanlara korna çalarız. Eğer bir araç yolda ani bir şekilde duraklıyorsa mutlaka bunun önemli bir sebebi vardır diye düşünürüz. Bekler ve sorunun çözülmesi için sabır gösteririz” diyor ve aracına dönüyor. Bu olay anını yaşayan vatandaşımız “O an yer yarılsaydı da yerin dibine girseydim” diye hayıflanıyor. Ve bir daha Almanya’da elim aracın kornasına gitmedi diyor.
İnsanların bu denli sabırsız olması ve hakkının yeneceğine olan kesin inancı aceleci olmasına neden olabiliyor. Ama toplumsal kurallara uyum sorunu da kuşkusuz en büyük etkenlerden biri. Daha önceki yazılarımda defalarca değindiğim gibi toplum içinde telefonla konuşmak, yiyecek tüketmek veya bazı fiziki davranışlarımız, duruşumuz hatta bakışlarımız bile nasılsa hep benzer kök nedenden geliyor. Eğitimsizlik ve toplumsal kodlar… Bir yemek sırasında olduğunuzu düşünün. Elinizde tabağınız ve yemek servisi sırasında bekliyorsunuz. Önünüzde ve arkanızda sadece 3-5 kişi var. Sabırla beklersiniz. Hatta beklerken etrafa bakınır belki de keyifle bir şarkı mırıldanırsınız. Sıra size gelince yemeğinizi alır uygun bir yere oturur tüketirsiniz. Aynı durumu yaşadığınızı, bir de 70-80 kişilik bir sıranın arkalarında olduğunuzu düşünün. Arada sırada sıraya önde bekleyenlerin yakınlarının yaklaştığını hatta belki de birilerinin çaktırmadan araya girdiğini görüyorsunuz. Yemek kaplarının oldukça küçük olması ve sıranın da çok uzun olması size yemeğin herkes için yetersiz gelebileceğini düşündürüyor. İster istemez sinirleriniz geriliyor. Zaten iyice acıkmışsınız. Bir de sıraya dışarıdan kaynak olanların yarattığı haksızlık giriyor. Bu nedenlerin hepsi sizi doğal olarak sinirlendirip gerecektir. İşte böyle bir durumda siz halen sakin ve hakkınızın saklı olacağına inanıyorsanız muhtemelen gelişmiş bir toplumda yaşıyor olmalısınız. Bu toplumlarda adalet ön plandadır ve insanların adalete olan inancı tamdır. Ama eğer gergin, stresli ve adaletin şartlara göre işlediğine tanık oluyorsanız; cahil, fırsatçılarla dolu, toplumsal kuralları umursamayan bir yerdesiniz demektir.
Biz toplum olarak neden bu denli aceleciyiz diyerek söz başladık. Sınırlı kaynaklardan alacağımız payı koruyabilmek adına strese girmek ve bir mücadele vermek durumundaysanız bu gerçekten insanı süreç içinde yıpratan bir durumdur. Stres kaynaklı her türlü rahatsızlık da bundan kaynaklanır. Tabii ki aceleciliği tam olarak aşırı kalabalık nüfusa veya toplumsal kurallara uymayanlara bağlayamayız. İnsanın doğası da bölgesel olarak değişebiliyor. Yukarıda İskandinav ülkelerinin ağırbaşlı ve sakin insanından aşağılara indikçe değişen demografiye bağlı davranış şekillerini de göz önüne almalıyız. Bir Danimarkalı ile bir Yunanlının, İtalyanın veya Türkün aynı şekilde davranması bekleyemeyiz. Yine de bu ülkelerdeki insanların sıcak kanlı olmaları birbirlerinin haklarına saygısız olmalarını gerektirmiyor olmalı.
Buraya kadar acelecilik üzerine konuştuk. Bir de bunun sonuçları üzerine birkaç cümle kurmak gerekir. Hepimiz alelacele yapılan bir işte eninde sonunda sorun yaşanacağını tahmin edebiliriz. Doğru düzgün boyanmamış bir duvarın, prosedürüne uygun yapılmamış bir araç bakımının mutlaka olumsuz sonuçları olacaktır. Bu size aynı işi ikinci kez yaptırma zorunluluğunu getirir. Çoğu zaman bu durumun zaman ve para kaybettireceği malumdur. Boşuna büyüklerimiz “Acele işe şeytan karışır dememiş” Alelacele yapılan işlerin faturası çoğu zaman ağır olur. Aceleyle yapılan bakımlar sonrası yaşanan uçak kazaları hatta uzay projeleri belgesellerde sıkça karşımıza çıkmaktadır. Bazen aceleyle verilen kararlar hayatımızın dönüm noktası olabilir. Bir otobüsü rampada tam viraja girerken sollamak veya derinliğini bilmediğin bir denize balıklama atlamak tam anlamıyla bir kumardır. Ani verilen kararların arkasında planlama ve analizden yoksun, duygusal ve zorlayıcı nedenlerden oluşan şartlar vardır. Planlama ve durum analizi bir zaman kaybı değildir. Bazı durumlar aceleyi davranmayı kesinlikle affetmez.
Sevgide ve birbirimize yardımlaşmada aceleci olmanız dileklerimle.








