Ne kadar çabuk büyüdüler değil mi? Sanki dün elinize doğmuşlardı. Hastalık, sağlık derken bir anda büyüyüverdiler. Sadece büyümediler, bizi de olgunlaştırdılar, adeta büyüttüler. Aslında bazılarımız halen büyümedi o da ayrı bir tartışma konusu. Yaş aldıkça büyüyoruz ama içimizdeki çocuk da büyümeli mi, hep çocuk mu kalmalı? Bu da ayrı bir blog yazısı gerektiriyor.
Biz yine konumuza dönelim. Çocuklarımız ve onların büyümesi esnasında bizim yaşadıklarımız nedir? Birçok roman veya filmde de konu olmuştur. Çocukları büyürken işine odaklı bir doktorun veya polisin sürekli onu rahat bırakmayan işlerinin bitmez tükenmez baskısı. Okul bitirme gününde veya onun için çok önemli olan bir organizasyonda yanında olamamak. Ve sonrasında pişmanlıklar ve o önemli günde yanında olamamanın verdiği vicdan muhasebesi. İnsan yaşadıklarından ders çıkarmak istedikçe bir yandan da her daim sürmekte olan bir sınava tabi oluyor. Sonrasında “Gerçekten gelecektim ama son anda benden şu raporu istediler. Onunla uğraşırken zaman nasıl geçmiş anlayamadım” veya “Tam çıkacakken acil bir hasta geldi. Servisten çıkamadım”. Ama hayat da bütün hızıyla devam ediyor. Ve biz önceliklerimizi ayarlamakta güçlük çekmeye devam ediyoruz.
Burada çok istediği halde bir evlat sahibi olamayanları veya hayal ettiği yuvayı kuramamış olduğu için evlat heyecanını hep erteleyip sonunda vazgeçenleri de hatırlamak lazım. Onlar hep çevrelerindeki yeğenleri veya yakınlarının çocuklarıyla bu hasretlerini gidermeye çalıştılar. Yukarıdaki durum onlar için de geçerli olduğu halde genelde onlar o mutlu ve önemli günleri pek kaçırmadılar. Her mezuniyet balosunda veya okul maçında birçok amcayı, halayı veya teyzeyi görebilirsiniz. Durum böyleyken insan bizzat çocuğun annesi veya babasının bu durumları sıkça yaşamasına anlam veremiyor. Bir insan en değerlisinin önemli veya mutlu gününde yanında olmaya çalışmaz mı?
Şöyle durup düşündüğümüzde bu tip kariyer odaklı veya öncelikleri farklı olan insanların sadece çocuklarının önemli günlerini değil her tip önemli olayı kolayca atlayabileceklerini gösteriyor. Bu durumu yaratan acaba onların da çocukluk yıllarında ebeveynleri tarafından benzer bir ilgisizliğe maruz kalmaları mıdır? Veya onların ailelerinde de önemli günler hep arka planda mı geçip gitmiştir? Kim bilir? Ama bir gerçek var ki; zaman acımasızca akıp gidiyor ve siz dönüp de arkanıza baktığınızda -ne kadar da dikkate etseniz- birçok şeyi kaçırdığınızı fark ediyorsunuz. Hatta bugün “Keşke o gün şöyle yapsaydım” diye hayıflananlarımız da olacaktır. Yani hiçbir zaman yaptıklarımızdan tam anlamıyla tatmin olamıyoruz. Çünkü iyinin her zaman daha iyisi vardır düşüncesi içimizi yer durur.
Çoğumuz kadınların bu tip konulara daha fazla hassasiyet gösterdiğine tanık olmuşuzdur. İstisnalar olsa da hep evi çekip çeviren annenin fedakarlıkları bu tip konulara merhem olmuştur. Okuldaki baloya hazırlanacak kıyafetin seçimi, bilgi yarışması öncesinde strese giren çocuğun psikolog randevusu veya okul maçı öncesi formaların yıkanıp hazırlanması… Baba genelde planlanan olayın gerçekleşeceği ana yetişmeye çalışır. Halbuki bu bir süreçtir ve öncesi ve sonrası vardır. Ve anne bu sürecin her aşamasında evladının yanında olmaya çalışır. Tabii ki istisnaların da olabileceğini düşünüyorum. Ben, kişisel bir özeleştiri yapmak gerekirse; bazı konularda toplumsal kodların gerektirdiği gibi hareket etmeyi sevmediğimden bazı konuları öncelliğime almam. Doğrudur, yanlıştır ayrı tartışırım. Mesela sevgililer günü, yılbaşı veya anneler günü gibi gününüzde buram buram ticari kaygı kokan günlerde ısrarla bir şey satın almak gelmez içimden. Biz sevdiğimiz birini yılda sadece bir gün mü hatırlarız? Ve o günde belli bir ticari değeri olan hediyeyi alma dayatmasına yenik mi düşeceğiz? Herhalde bu konuda biraz da inatçı yanım ağır basıyor. Tam olarak doğru yaptığıma inanmasam da tavır koymaktan vazgeçmiyorum. Yani özetle toplumsal dayatmalara karşı durmadan edemiyorum. Bu dayatmalara neden uyuyorsunuz da demiyorum.
Çocuklarımızın büyüme evrelerini şöyle basitçe zaman çizelgesine oturttuğumuzda en sevimli zamanlarının bebeklik ve 5-6 yaşlarında olduğu dönemler arasında olduğunu düşünebiliriz. En sıkıntılı günlerin, hastalıkların, ateşli gecelerin herhalde bonusu bu güzelliklerin doyamadığımız şirinlikleri ve tatlılıkları olsa gerek. Sonra bebeklikten çocukluğa geçerler. Artık sosyalleşme, okul ve toplum içinde birey olmanın sancıları başlar. Kimi okulda şiddete maruz kalır. Kimisi ise kendi kabuğunda bir koruma kalkanı içinde yaşar. Bu kritik günler bir ömür boyu hayatındaki duruşuna etki edecektir. Onun her daim yanında mı olmak yoksa sadece yardıma ihtiyaç duyduğunda yanında olup düştüğü yerden kaldırmak mı? Çoğumuz “Aman oğlum oraya çıkma, düşersin!” “Oğlum onu tutma elini yakacaksın!” veya “Kızım yapma elini sıkıştıracaksın!” diye uyarmadık mı? Uzmanlar sürekli bu şekilde alttan verilen mesajların onları bir şeyi yapamayacaklarına konusunda şartlamaya neden olduğunu ve uygun bulmadıklarını söylüyorlar. Gerçekten de bu herhalde bizim toplumsal kodlarımızda var. Bir Rus veya Alman ailenin sürekli çocuğuna onu yapma, bunu etme dediğini göremezsiniz. Bir tatil köyünde herhangi bir çocuk yerde sere serpe yatarken ağlıyorsa, yardım isteyen gözlerle ebeveynlerine bakıyorsa bilin ki o çocuk bir yabancının çocuğu olmuyor. Bunu defalarca tatilde, sokakta, uçakta her yerde test etme imkânı buldum. Biz istediklerimizi hep ağlayarak belirtiyoruz. Veya bu durum ağlayana kadar dikkate alınmadığımız için çocukluktan gelen bir alışkanlık haline geliyor. Bu sadece bizim toplumuzda böyle değil, gözlemledim Araplarda ve bizden daha doğuda yer alan birçok toplumda böyle. Bizler anne ve babanın yardım eline daha fazla ihtiyaç duyan bir kültürden geliyoruz. Her ne kadar düştüğünde kendi başına yerden kalkmayı öğrensin desem de bugün konumuz olan çocuklarımızın büyürken yanında olamayışımızın mazereti tabii ki olamaz. Onların iyi ve kötü günlerinde yanında olamayışlarımızın bir mazeretini bulmaya çalışmayalım.
Şimdi bu yazıyı okuyan bazı dostlarımız büyürken zaten bizim yanımızda hiç kimse yoktu diyebilir. Doğrudur toplumda birçok kişi ebeveynleri olmadan büyümüş ve hayatın en zor okullarında yaşam tecrübesi kazanmış olabilir. Bu nedenle bu yazdıklarım onlar için çok fazla anlam taşımayabilir. Ama en azından geçmişte kendi yaşadıklarını düşünerek kendi evlatlarının her zaman yanında olmaya çalışmak belki de onların içinde farkında olmadıkları bir yarayı da iyileştirecektir. Yoksa işin en kolayı “Bizi düştüğümüzde yerden kaldıran olmadı, o da kendibaşına kalkmayı öğrensin” deyip kaçmaktır.
Uzmanlar geçen her anın her şeyi geri döndürülemeyecek şekilde ardımızda bıraktığımızı söylüyor. Hatta aynadaki aksimize baktığımızda bile zaman serüveninin anlık olarak geride kalan bir suretine bakabiliyoruz. Yani aynada gördüğümüz görüntü o anki görüntünüz değil bilimsel olarak görüntünüzün aynadan sekip size döneceği kadar geçen zaman önceki halimiz. Bu örnekle durumu biraz abartıyorum ama bir gerçek var ki an yaşanıyor ve tekrarı mümkün değil. Tıpkı Herakleitos’un dediği gibi” Aynı nehirde iki kez yıkanamazsın”. Her an kendi özelinde yaşanıyor ve bitiyor. Geri dönüş mümkün değil. Bir dakika öncesine de 50 yıl öncesine de dönmek mümkün olamıyor. Öyleyse daha sonra pişman olmamak için önceliklerimizi tekrar gözden geçirmeliyiz. Tekrar yaşanmayacak anların “tam olarak o an” yaşanması gerektiğini artık öğrenelim. Yoksa “Zaman geldi geçti, nasıl büyüdüler bunlar? “ diyerek hayıflanmaya devam ederiz.
Zamanın kıymetini bildiğimiz günler dilerim.








