Geçtiğimiz günlerde İzmir’in Bayraklı ilçesindeki bir camide yaşadığım olay beni derinden etkiledi. Hayırsever bir vatandaş tarafından yaptırılan, ancak aylardır belediye tarafından yapı kullanım izni verilmesi beklenen cami sonunda ibadete açıldı. Fakat insanın aklına şu soru geliyor: Ruhsat neden bu kadar uzun süre bekletildi?
Asıl içimi burkan olay ise cami imamının cemaate yaptığı açıklamaydı. İmam, sabah saatlerinde İZSU’nun caminin suyunu şartlı olarak bağladığını, mesai bitimine kadar bağlantı ücretinin ödenmemesi hâlinde su sayacının söküleceğini söyledi. Ardından, cami çıkışında bağış sandığında toplanan parayı cemaatin gözetiminde sayarak ilçe müftülüğüne göndereceğini, ancak “Bize buradan bir hayır çıkmaz.” dedi. Bunun üzerine birkaç hayırsever hemen gerekli ücreti ödeyerek caminin suyunun kesilmesini engelledi.
Bu tür ödemeler söz konusu olduğunda müftülüklerden verilen cevap ise hep aynı oluyor: “Şu an ödenek yok.”
İşin ilginç tarafı ise birkaç hafta sonra aynı camide cemaatin kendi arasında yeniden para toplamaya başlamasıydı. Kimi 100 lira verdi, kimi 500 lira… Bir esnaf malzeme desteği sağladı, bir usta da “İşçiliği ben hallederim.” dedi. Sonuçta cami yine vatandaşın desteğiyle ayakta kaldı.
Bunu duyunca insan ister istemez düşünüyor: Madem en temel ihtiyaçlar bile bağışlarla karşılanıyor, o zaman Diyanet İşleri Başkanlığına ayrılan devasa bütçe tam olarak nerede kullanılıyor? 2026 yılı Merkezi Yönetim Bütçesi’nde Diyanet İşleri Başkanlığına 174 milyar 389 milyon lira kaynak ayrıldı. Bu rakam, birçok bakanlığın bütçesini geride bırakacak kadar büyük. Üstelik Diyanet’in bütçesi son yıllarda düzenli olarak artıyor.
Böyle bir tabloya bakınca insanların beklentisinin yükselmesi de son derece doğal. Ancak sahaya çıktığınızda aynı tabloyu göremiyorsunuz. Bir caminin kaloriferi bozuk, diğerinin tuvaleti yıllardır tadilat bekliyor. Başka bir yerde imam lojmanı kullanılmayacak durumda. Bir camide ses sistemi için yardım toplanırken, başka bir camide halılar yenilenemiyor. Sonra da “Ödenek bekleniyor.” deniliyor. Peki bu ödenek nerede?
Elbette Diyanet’in personel giderleri var. Türkiye’nin dört bir yanında görev yapan yaklaşık 140 bin personelin maaşı ve diğer giderleri bu bütçeden karşılanıyor. Buna kimsenin itirazı yok. Ancak vatandaşın sorduğu soru farklı: Bu kadar büyük bir bütçe varsa, neden birçok cami hâlâ en temel ihtiyaçları için vatandaşın yardımına muhtaç kalıyor? İlçe müftülüklerine yeterli kaynak aktarılmıyor mu? Yoksa kaynaklar farklı kalemlerde mi harcanıyor? Hangi camiye ne kadar ödenek gönderiliyor? Bu dağılım hangi ölçütlere göre yapılıyor?
Bu soruların cevabını bilmek vatandaşın en doğal hakkıdır. Çünkü o bütçe hepimizin ödediği vergilerden oluşuyor. Kamu kurumlarının görevi yalnızca hizmet üretmek değil, aynı zamanda harcadıkları her kuruşun hesabını şeffaf bir şekilde vermektir.
Kimse Diyanet’in bütçesi küçülsün demiyor. Tam tersine insanlar, ayrılan kaynağın gerçekten camilere, ilçe müftülüklerine ve vatandaşın doğrudan gördüğü hizmetlere yansımasını istiyor. Bugün birçok mahallede insanlar hâlâ kendi camilerinin boyasını, çatısını, klimasını ve halısını imece usulüyle yaptırıyorsa, ortada sorgulanması gereken ciddi bir tablo vardır.
Belki de artık konuşmamız gereken mesele bütçenin ne kadar büyük olduğu değil, bu büyük bütçenin vatandaşın hayatına neden aynı ölçüde dokunamadığıdır. Çünkü rakamlar büyüdükçe beklentiler de büyür. Cevap verilmeyen her soru ise insanların zihninde aynı cümleyi bırakır:
“174 milyar liralık bir bütçe var deniliyor… Peki biz neden hâlâ kendi camimizin eksiklerini kendi cebimizden tamamlamak zorunda kalıyoruz?”








