Başlangıcı şan ve şerefle, şehit canlarıyla kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’mizin 101. Yılı da yaşandı ve bir günde bitti. Konuşmamız, tartışmamız gerekenleri yine yok saydık.
29 Ekim’den 30 Ekim’e ne yazık ki bir heyecan kalmadı, coşku ve gurur yaşanmadı.

Kafalarımızı yormamız gereken soru “neden artık böyle” olmasına rağmen, Atatürk’ün kurduğu ve adında “Cumhuriyet” olan siyasi parti bile 29 Ekim’i 29 Ekim’de andı kutladı bitti gitti. Üstelik 101. Yılda gündemde “Cumhuriyet” değil milli bekayı tehlikeye sokacak söylemler hakimdi.
Ama benim dikkatimi çeken asıl endişeli nokta, siyasilerin hala “Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet seviyesine ulaşma” dilekleriydi. İnanın meraktayım 101. Yılda gelinen nokta neydi peki? Hele hala elde kâğıt Türk Bayraklarıyla söylenen “10. Yıl marşı” acaba bir hasreti mi yoksa “mış gibi” yapmayı mı gösterdi bize?
Her şey bir yana özellikle 1946’dan beri “serbest piyasacı” sağlı sollu siyasetlerle ve “İngiliz kokulu” tarikat ve cemaatlerle, emperyalist kafalarla yapılan “askeri darbelerle” Türkiye Cumhuriyeti 2024’te, 1923’ün ideal ve heyecanından çok uzak.
1980’daki askeri darbenin hedefinin de “yeni” ve “Atatürk düşüncesinden uzak” bir “yeni toplum” kurmak olduğunu çok iyi anlıyoruz artık. Zaten darbe sonrası hem de Atatürk’ün yüzüncü doğum yılı olan 1981, galiba “4. Cumhuriyetin” başlangıcıydı.
Dördüncü Cumhuriyet
Tarihler 1981’i gösterdiğinde, bir yandan “Atatürk’ün 100. Doğum yılı” bir yandan da askeri diktatörlüğün güya demokrasiye geçme çabaları birbirine karıştı. Atatürk’ün 100. Doğum Yılı, aslında Türk milleti Atatürk’ten soğutma, bıktırma yılıydı. Sadece heykel, büst, isim vermeler ve bolca hamasetle herkese “yeter artık” dedirtti. Her şey beş generalin elindeydi ama aslında perde gerisinde başka güçler ve iş birlikleri vardı. Mesela NATO’nun askeri kanadından ayrılan Yunanistan’ın, bir generalin onayıyla geri dönmesi gibi. Çünkü Amerikalılar, Yunanistan’ı geri dönmeye ikna etmişti.

Dördüncü Cumhuriyet süreci 1981 ile 2002 arasıdır... Bu süreçte artık Atatürk gerçeği masallaştırıldı. Çok partili hayata geçiş adına üç partiye ve çokça vetoya dayanan bir ucube sistem kuruldu. Adeta kukla oyunu gibiydi. Kuklalar oynuyor ama güçlü kuklacılar kendilerini asla göstermiyordu. İcat edilen YÖK ile aslında akademik özgürlükler yok edildi, üniversitelerin yüksek liseye döndürülmesi gafletine düşüldü.
1983 yılının 6 Kasım tarihi yeni ve ucube sistemin genel seçim tarihiydi. Turgut Sunalp’ın Milliyetçi Demokrasi Partisi, Necdet Calp’ın Halkçı Parti’si ve Turgut Özal’ın Anavatan Parti’si seçime girdi. Milli Güvenlik Konseyi sözde Sunalp’ı destekliyordu. Ama ibre popülerliğiyle kendini kabul ettiren “tonton” Turgut Özal’a döndü. ANAP yüzde 45,14 ile tek başına iktidar olu. HP yüzde 30,46 MDP ise yüzde 23,27 oy kazandı. Bu zaman siyasi partilerde “ilmi siyasetin” gömüldüğü zamandır. İdeolojik gerçekleri cahilce kötüleyip “biz dört eğilimin partisiyiz” saçmalığı aslında siyasetin, menfaate dönüştüğünü gösterecekti zamanla. Siyasi partiler içinde cehalet ve parası olanın yükseleceği bir yol oluştu. Sağ ve sol yerini “biz ideolojik değiliz” gibi bir cahil kelama bıraktı. Partilerde “parti içi eğitim” artık tarihe karışmıştı.

ANAP ve Özal ülkedeki tek sorunun ekonomi olduğunu, memurların da “işlerini bildiğini”, liberalizmle çağ atlanacağını gündeme kazıdılar. Başta basın olmak üzere fikir kokan her odak “tu kaka” oldu... Özal döviz serbestliğinden hayali ihracat teşviğine kadar gerçekten karşı devrim tadında tüm işleri çabucak yaptı. Siyaset eliyle istismar edilen iktisadi ve milli teşekküllerin artık satılabileceği de konuşulmaya başlandı. Borsa ve hisse senetleri, bankerlik ve tabii ki ABD ile daha yakın ilişkiler. Hatta kalp ameliyatları bile ABD hastanelerinde yapılıyordu bizimkilerin...
Askeri darbenin yasakladığı siyasetçilerin, el altından duruma müdahale istemeleri bir anda “referandum” yolunu açtı. 6 Eylül 1987 günü halk “siyasi yasakların kalkıp kalkmaması” sorusuna cevap verecekti. Aslında bu referandum sonuçları ilginçtir. Çünkü oylar neredeyse birbirine yakın çıktı. Evet kalksın diyenlerin oranı yüzde 50,16 hayır kalkmasın diyenlerin oranı ise yüzde 49,84 oldu. Sonuçlara bakınca Türk milletinin yarısının darbe ve sonuçlarına karşı durduğunu görüyoruz. Diğer yarı ise, 1980 darbesinin yaratmaya çalıştığı toplum yapısının oturmaya başladığını koyuyor ortaya. Dikkat çekicidir, bu referandumdan beş yıl önce, 7 Kasım 1982 günü darbe anayasası yine Türk Milleti tarafından yüzde 91,37 oyla onaylanmıştı. Aradan geçen beş yıl acaba gerçekte nasıl yaşandı? Araştırmak lazım.

Siyasi yasakların kalkmasıyla manzara da değişmeye başladı. Özellikle Süleyman Demirel’in dönüşü ve Doğru Yol Partisi’nin başına geçmesi, eski kardeşi Turgut Özal’ı oldukça rahatsız etti. Galiba 1987 seçimleri, ANAP’ın da çöküşünün başlangıcıydı.
Bu süreçte toplumsal yozlaşma hemen her alanda görülüyordu. Toplumun değerleri, karşılıklı hoşgörü, dayanışma ve paylaşıma terk ediliyor, menfaat hırsları, inşaat müteahhitlerinin boy göstermesi, yolsuzluk haberleri sıklıkla duyulmaya başlıyordu.
Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olup beklenmedik şekilde ölümüyle Türkiye’nin bugünler için atılan temeli kat kat çıkılmaya başlandı. 90’lı yıllarsa insan aklına sığmadık şekilde geçti, onca değerli insanımıza kıyıldı, ABD ve Çekiç Güç destekli terör, dağlardan şehirlere indi molotoflarla... Basın tamamen medyalaştı ve “tüccar” damgası artık gazetecilere de vurulmaya, sokak gazeteciliği, plaza medyacılığına döndü. Bilgisayar, cep telefonu derken Türkiye bir de alt üst kimlik tartışmalarını yaşamaya başladı. 1923 Cumhuriyeti’nin 75. Yılı tam da 1998’di...
Ne yazık ki yüreğinde Mustafa Kemal sevgisini, beyninde Mustafa Kemal düşüncesini yaşatan yurttaşlar, 75. Yılda 10. ve 50. Yıl marşlarını söylüyordu ve yönetici iradelerin umurunda değildi. 1999 yılının şubatında terör örgüt lideri, onu yıllarca destekleyenlerce derdest edildi ve Türkiye’ye verildi. Yeni yetme liderler Mesut Yılmaz, Tansu Çiller didişmesi Türkiye’de seçim getirdi ve yıllar sonra Bülent Ecevit o da Mesut Yılmaz’lı ANAP ve Devlet Bahçeli’li MHP ile koalisyon hükümetinin Başbakanı oldu. Bu arada 1997’deki askeri muhtırayı, üniversitelerde birden patlayan başörtüsü olaylarını, aczmendileri yazmıyorum. Çünkü 28 Şubat tamamıyla bir prodüksiyondu ve bu prodüksiyon piyangoya dönüştü ve talihlisi de geçenlerde ABD kanatları altında ölen Fethullah Gülen’di...

28 Şubat sürecini “bin yıl sürecek” diye anlatanlar, o bin yıla nelerin damgasını vuracağını düşünememişlerdi. Askerlerdi ama Atatürk’ün düşünceleriyle donanmamışlardı.
1999 depremi ise tam kırılma yaşattı ülkemize...
Ardından ciddi ekonomik buhranlar, Kemal Derviş adlı düyunu umumiye müfettişi kafalı, sağcı mı solcu mu belirsiz bir zatın, hastalanmış Ecevit’e yutturulması, Başbakanlık önünde yazar kasanın fırlatılması, Cumhurbaşkanı Sezer’le “nankör kedi” tartışması, Kemal Derviş’in raporları derken, Devlet Bahçeli’nin bir gün “haydi seçime” çağrısı aslında 4. Cumhuriyetin sonunu haber veriyordu.

Beşinci Cumhuriyet
Gariptir ama Kemal Derviş Efendi’nin yazdığı raporları okumak Ecevit’e değil AK Parti’ye nasip oldu. 2002 Kasım ayı sonuçları 5. Cumhuriyetin ilan çanlarını çalıyordu. Her şeye rağmen milli kelimesinin anlamını iyi bilen Erbakan Hoca’nın has adamları ile öğrencileri Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç ve diğerleri bir anda isyan bayrağını açtılar. İstanbul Belediye Başkanı iken şiir okudu diye görevinden alınıp hapse atılan Erdoğan’ı artık tanımayanlar da öğrenmişti. Düşüncemde ısrar ediyorum, o 28 Şubat ve bugüne bakıyorum da sanki tıkır tıkır işleyen bir plan hissediyorum. Öyle ki, Cumhuriyet 100. yaşına giderken, sanki Lozan’daki İngiliz Başbakanı mezarından kalkmış ve operasyonun başına geçmiş gibiydi. Ve tabii ki yine 28 Şubat sürecinde ABD’ye kaçan, yakın dostları papazlarla hahamlar olan Müslüman hocanın altın nesli vardı “yeni Türkiye” yollarında.
AKP’nin kuruluş bildirisi herkesi şaşırttı. “Aydınlığa açık, karanlığa kapalıyız” diyorlardı. Yanlarında hocanın adamları, arkalarında uluslararası destekle, Türkiye içinde asla şans verilmeyenler tek başına iktidar oldu 2002 3 Kasım’da... Sonra Abdullah Gül Cumhurbaşkanı, Recep Tayyip Erdoğan Başbakan, Bülent Arınç da TBMM başkanı oldu. Ama zikirle fikir aynı olmayacaktı... Beşinci Cumhuriyet 2002-2017 arasıdır.
Ekonomide ciddi iyileşmeler, umutlar oluşsa da pek çok şüphe ve kaygı da yaşanıyordu. Hep merak ederim, iktidar muhalefet dengeleri hep hissedilirken, AKP iktidarında muhalefet, nedense kendi içine dönük, halktan uzak, tarihin ve talihin farkında olmayan cahil yapılara dönüştü. Medyalaşan basın hem sermaye hem de konsept olarak yavaş yavaş AKP’ye yanaştı.
Ancak eminim iktidar kafasında hep bir askeriye çekincesi vardı. İşte o konuda kendilerine “hizmet cemaati” diyen grup yardıma yetişti.
Ancak istihbarat teşkilatlarında görülebilecek kumpas, tuzak ve yöntemlerle AKP’nin elini kolaylaştırdı. 2006 yılında uydurulan Ergenekon kumpasıyla, yüreğinde bağımsızlık, Atatürk Cumhuriyeti ilkeleri olan paşa ve askerleri bir bir avladılar. Genel Kurmay Başkanı’na “bir numaralı terörist” muamelesi yaptılar. Yetmedi, Bülent Arınç’ın ihbarı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kötü günler için organize ettiği kadim bilgilere ulaşıldı, Kozmik Oda baskınıyla Türkiye artık meydana atılmış çırılçıplaktı. Kozmik Oda baskını sonuçlarının ne olduğu hala meçhuldür.
Bu arada o güya “hizmet cemaati” temel yöntemi “inkâr ve iftira” ile çok can yaktılar. Profesyonelce ve yanlarındaki uluslararası şer desteklerle Türkiye Cumhuriyeti’nin en hassas birim ve kurumlarına sızdılar, Atatürk’ün ordusuna kadar sızıldı ve örgütlenildi. Üniversite, sivil toplum kuruluşlarında, emniyet ve istihbaratta adeta “paralel Türkiye devleti” oldular ama ipler tabi ki yurt dışıydı. Burada da öncelikle İngiliz yöntemlerine dikkat çekmek isterim.

Ne istedilerse aldılar, kendilerine laf edenleri adeta linçe tabi tuttular, kendi okul, hastane, üniversite, dernek, vakıf, gazete televizyon ve radyolarını kurdular, hatta kendilerine has istihbarat ve iletişim kanallarını bile oluşturdular. Başucu kuralları “inkâr ve iftirayı” çevre edinmek için, inandıklarını iddia ettikleri dinin yasakladığı iftira ve şantajla sağladılar. Bu süreçte iktidarı hep ikna ettiler. Öyle ki Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhuriyet savcılarını teröristlerin ayaklarına kadar götürdüler.
Ama öyle bir zaman geldi ki...
MİT kriziyle, dersanelerin kapatılmasıyla AKP içindeki bazı yürekli güçler maskeyi indirme zamanının geldiğini anladı. Lakin güya ve neye, kimlere olduğu belli olmayan “hizmet” panikledi. 17-25 Aralık 2013’te düğmeye bastılar. Geri tepti...
Hazırlandılar gece gündüz...
Ve takvim 15 Temmuz 2016’yı gösterdiği cuma günü, tarihin yazmadığı bir saçmalıkla “intihar saldırısına, ihanetine” cüret ettiler...

Çok tuhaf bir sürece girdi Türkiye...
Hatta öyle ki, Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan, efkarı umumiyeye ilan etti, tarih 3 Ağustos 2016:
“Rabbim de milletim de bizi affetsin, bu hain örgütün gerçek yüzünü çok daha önceden ortaya dökememiş olmanın üzüntüsü içerisindeyim.”
Yani Cumhurbaşkanı kandırıldıklarını kabul etti...
Şehit Necip Hablemitoğlu’nu dinlemedikleri için yanlış yaptıklarını kabul etti.
Yani onca yurtsever asker ve sivilin adeta linç edildiğini kabul etti.
Yani “Kozmik Oda” Baskını ihanetiyle Türkiye’nin sırlarının deşifre edildiğini kabul etti.
Yani Ergenekon yalanına savcı edilmiş şahsın yanlış olduğunu, kendisini uyaranları kötü gördüğünü de kabul etti.

Bugün adına “Fetö” denen yapının tehdit ve riski sona ermedi.
Çünkü bu örgütün tek farkı, kolay değişime inandırmak. Zaten bu havayla yüce meclisi yani halk iradesini bombalama ihanetini de kolay yaptılar. Vicdanlar satılıktı ve satılmıştı çünkü.
Türkiye Cumhuriyeti tarih boyunca pek çok isyan, ihanet yaşadı ama 15 Temmuz gibi bir iğrençliği ne kadar hak etti hala bilmiyorum. İnanamadığım bir ayrıntı da 15 Temmuz’un hemen sonrası İstanbul Yenikapı’daki mitingte bir araya gelebilen siyasi liderlerin, kısa süre sonra yenden ayrışmaları.
Evet, sistem artık Atatürk sistemi değildi ama Cumhurbaşkanlığı sistemini CHP, muhalefet etse de kabul etti ve MHP ile en olmayacak adayı Erdoğan’ın karşısına çıkardı. Tabi arada, bence Cumhuriyet neslinden Deniz Baykal’a kurulan komployu ve sonrasını da yazmıyorum.
15 Temmuz’un sırları daha örtülü. Belki bizler öğrenemeyeceğiz ama, beş on yıl sonra araştırmacıların dikkatini çekeceğine inanıyorum. Lakin umarım araştırmacılar objektif olur. Dedim ya, bu örgüt “inkâr ve iftira” üzerine kurulmuş ve “değişimi” çok iyi biliyor. Yani dün hocanın elini öpenler bugün ona en ağır küfürleri edebiliyor.
15 Temmuz 2016 ihaneti, Türkiye’de iktidarı elinde tutanlar için ne kadar ders oldu endişeliyim, ama Cumhuriyet görünümlü “meşruti yapının” kurulmasına bu cemaat şer şekilde vesile oldu. Beşinci Cumhuriyet de böylelikle noktalandı. Beşinciden sonra kurulan yapının Cumhuriyet mi yoksa 3. Meşrutiyet mi olduğuna hala kanaat getiremedim.
Altıncı Cumhuriyet mi Yoksa Üçüncü Meşrutiyet mi?
Bazen düşünüyorum da şu 15 Temmuz ihanetini Türkiye’ye reva görenlerin gerçek niyetleri neydi? İktidar olan AKP daha da güçlenirken, muhalefet ve çevresi adı konulamaz bir garabeti yaşadı durdu. Atatürk’ün kurduğu CHP’nin içler acısı kimliksizliği bile kimseyi rahatsız etmiyor bugün. Biz neyiz? Türkiye ne demek? 1923’te hangi şartlarla kurdu Mustafa Kemal o Cumhuriyet’i? Konuşmuyoruz bile...
O ihanet gecesinden bir yıl sonra 16 Nisan 2017’de bir referandumla “1923 Cumhuriyeti” sistemine resmen son verildi. “Başkanlık sistemi ve hükümeti” adında yeni bir sistem başladı. Muhalif partiler karşı çıksalar da kabul ettiler, aday çıkardılar ve kaybettiler. Kaybedenler kendi küçük dünyalarında saltanatlarına devam ederken Recep Tayyip Erdoğan’ın yeni yetkileriyle “ikinci Atatürk” olduğunu iddia edenler bile çıktı. Gerçekten meraktayım, an itibariyle Türkiye devletinin sistem ve modeli nedir? Ve Mustafa Kemal Atatürk’le ilgisi var mıdır?

Şimdi son bölüme buyurun, hangi Cumhuriyet?
Hangi Cumhuriyet?
Çok uzun bir yazı oldu, farkındayım. Çoğunuz da sonuna kadar okumayacak biliyorum. Çünkü “okuma” emrinin verildiği tarih 12 Eylül 1980.
1980 dış uzantılı iç askeri darbe, hepimize sürekli unutmayı, her meslekte gazetecilikte, tarihçilikte, yayıncılıkta tüccarlığı, aldatmayı, kandırmayı, satın almayı ve satmayı, sürekli romantik davranmayı, bananeciliği, ayrışmayı, koşulsuz biat etmeyi, sadakacılığı, emeksiz yemeği, “mış gibi” yapmayı, ekonomi sayfalarını, hisse senetlerini, Cuma namazına gidip çalmayı, ağaç kesmeyi, Araplara “kardeş”, batıya müttefik demeyi, “Ne Mutlu Türküm Diyene” dememeyi, kimliksizlik içinde kimlik aramayı, Atatürk’ü sever görünüp küfretmeyi, kadın öldürmeyi, çocuk istismarını, yardımlardan çalmayı, depremi fırsat bilmeyi, “Allah” deyip Allah’ın lanetlendiği her şeyi yapabilmeyi, tarihe saygı duyuyormuş gibi yapıp tarihsel mirası talan etmeyi, Atatürk’ün bataklık üzerinde yaptığı cennete saray dikmeyi, zenginin ihmalinden ölmeye “fıtrat” demeyi, müteahhitlere dokunulmazlık vermeyi, mafyaya “kurtarıcı” diye bakmayı, ana okullarına mescit yapmayı, yurt olmadığı için parkta yatan üniversitelilere cami yapmayı, adam kayırma, torpil, ayrışma, yalan, talan ve cehaleti teşviği, hanedancılığı hortlatmayı, Cumhuriyet miraslarını “babalar gibi” satmayı, çok sevdiğin Osmanlı’yı, İngiliz’le birlik olup arkadan kalleşçe vurmuş Arap yüzsüzlere, paraları için Boğaz’ı vermeyi, kendi vatandaşlarına değil, mültecilere vatandaş gibi davranmayı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını üç kuruşa satmayı, askeri “hizaya getirmek” adına paşaları cumaya götürmeyi, emekliyi dilenciliğe, gençliği umutsuzluğa, kadınları korkuya, çocukları gözyaşlarına mahkum etmeyi öğretmedi mi?
İşte bu kadar… Aslında bu yazıya bir ek yapmam gerekirdi. Zira Atatürk’ün kurduğu parti de kurulduğu gibi olmadı. Sahi bu CHP “kaçıncı CHP” acaba… Fakat bugünkü CHP bildiğimiz CHP asla değil, Özgür Özel de asla lider değil!

Her şeye rağmen inadına:
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE












