Birbiri ardına gelen aylar ve her ayın çok ayrı anlamları.
30 Ağustos, 9 Eylül, 29 Ekim ve 10 Kasım...
1980 faşist darbeden sonra iktidara gelenler, darbeyi gerçekleştiren karanlık üst iradenin egemenliğinde ulusal günlerimizin içini boşaltmaya başladılar. Bu operasyonlarla paralel olarak da, başta “FETÖ ihanet odağına” ve başka emperyalizm uzantılı güya dinsel “mihraklara” göz yummaya başladılar. Milli bayramların ve önemli anma günlerinin saçma sapan havalara büründürülmesi, tarihin tarih gibi algılanmaması bizi ne yazık ki aziz Cumhuriyetimizin 100. Yılında mahzun bıraktı. 100 yaşına basan Cumhuriyetimiz, 101. Yılına tek bir anı bırakamadığı gibi, 101 yıl sadece “çocukların yüzünün boyanması” ya da yeniden “İzmir Yangının” vurgulanması gibi, ne yazık ki anlamsız hava yarattı.
Üstelik İzmir, İstanbul ve Ankara gibi üç büyük kentimizde, Atatürk’ün kurduğu siyasal partinin mensupları idareci.
9 Eylül 2022, 29 Ekim 2023 nasıl “bir günde” ve heyecandan yoksun yaşandıysa, anlaşılan odur ki 10 Kasım 2024’te de aynı coşkusuzluğa tanıklık edeceğiz yüreklerimiz acıyarak.
Cumhuriyetin kurucusu ebedi şef Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün 86. yılı.
101 yaşındaki Cumhuriyet böylesine “tek günlük” kutlanırsa, kurucusunun ölüm yıldönümü de böyle olur işte.
İnanın şaşırmıyorum.
Hele ülkemizde eski düşmanların rüzgarlarını hissettikçe, İngiliz’in Lozan’da İsmet Paşa’ya söylediğini hatırladıkça şaşırmıyorum. Çünkü Cumhuriyet de kurulduğu gibi değil, Atatürk de olduğu gibi anlaşılmıyor…
“Cumhuriyet” ve “Atatürk” artık ticari şirketlerin daha çok müşteri ve ilgi çekmeleri için birer figür oldu… En güzel mesajlar, filmler onlardan çıkıyor işte.
85 yıl olmuş “gideli” Sarı saçlı mavi gözlü iyi kalpli devin.
Oysa ne kadar kısa yaşamış.
Hepi topu 57 yıl… İlk 20’yi çıkarın, ülke için tüm yapıp ettikleri sadece 37 yılda…
Üstelik öyle temeller atmış ki, içten de dıştan da onca istismar, ihanet, itibarsızlaştırma, yok sayma, reklam malzemesi görme girişimlerine karşı hepimizin yüreğinde sönmeyecek bir ateş…
Merhum Atila İlhan 1981’de basılan “Hangi Atatürk” kitabının girişinde, Mustafa Kemal’in 6 Mart 1922’de söylediği şu sözü belirtir: “… Hangi istiklal vardır ki, yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?”

Galiba Ebedi Şef’in bu sözünü, başta 1950’den sonra gelen siyasetçiler unuttu ve millete de unutturdu. Bağımsızlık idealine tartışmasız bağlı olan Ebedi Şef’ten sonra gelenlerin yapıp ettikleriyle bugün, Cumhuriyet de Atatürk’te içi boşaltılmış birer reklam malzemesi oldu.
Bugün Atatürk’e her türlü iftira ve karalamayla yaklaşanların karşında çelik gibi duracak siyasal ve sosyal teşekküller ne yazık ki yok. Olduğunu iddia edenlerse Atatürk düşüncesini geliştirmeyi değil, sadece savunmayı tercih ediyor. O da çok eksik bilgilerle.
Atatürk’e saldıranlar
Ebedi Şef’e en organize saldırılar din inanç üzerinden geliyor. Saldırganların tamamı sanki birer İngiliz ajanıymış gibi, İngiliz yöntemleriyle yıllardır Ata’yı karalamaya çalışıyor. Hatta öyle uydurma safsataları da var ki sosyal medyada dolaşan. Menderes döneminde yol gerekçesiyle tarihi caminin İstanbul’da yıkılmasını bile Atatürk’e bağlayacak kadar şaşkın çevreler yani. Oysa Gazi Paşa’nın tek istediği inancın anlaşılmasını yerleştirmekti. Hepimizin bildiği Besmele’nin Türkçe karşılığı olan “esirgeyen, bağışlayan Allah’ın adıyla” daha vurucu ve etkileyici değil mi?
İsteyen Kur’an-ı Kerim’i Türkçe okusa anlamayacak mı? Ya da şu Ezan meselesi…
Haydi çıkalım sokağa ve soralım rastgele, kaç kişi ezanın Türkçe karşılığını biliyor?
“Günah, haram, cennet, cehennem, şükür, sabır” özellikle yoksul vatandaşlara sürekli dayatılır. İşte bu yüzden, dinin kula kulluk değil, Allah’a kulluk olduğunu vurguladı Atatürk. Hamdi Akseki ile Rıfat Börekçi’yle mesaileri de hep bu çerçevedeydi. Atatürk’ün dinle hiçbir zaman sorunu olmadı ama dini şahsi ikballeri için kullananlara hep karşıydı. Din referanslı isyanlarının altında da her zaman İngiltere’nin olduğunu çok iyi biliyordu. Bugün kendini “muhafazakâr demokrat” gören iktidarın, okullarda seçmeli Osmanlıca dersini uygulayamamasının ardında ne olabilir?
Düşünün, gençlerimiz Osmanlıca öğrenseler, halkımız Arapça okusa bile Türkçe karşılığını da bilse İslam’ın, yalan dolan uydurma kalır mı? Büyücülük, üfürükçülük, şeyhlik, hocacılık kalır mıydı? Hatta Köy Enstitüleri’nin haince katledilmesinin gerekçelerinde bile bu etkinin gölgesi yok muydu? Alevi -Sünni çatışmalarını yaratmaya çalışanlar halkın cehalet temelini bilmiyor muydu?

Ya Eğitim birliği?
Açıkça yazayım. Ebedi Şefimiz Atatürk, o devrimleri laf olsun diye yapmadı. Kesinlikle inanıyorum ki, her alanda devrimler olmasaydı, Cumhuriyet kurulduğu gibi yıkılırdı. Merhum Atila İlhan, yazımın başlığı da olan kitabı “Hangi Atatürk” girişinde bakın ne diyor: “Mustafa Kemal’in iç içe üç büyük eylemi var. Emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı, padişaha karşı demokratik devrim, toplumum ‘ümmet’ aşamasından ‘millet’ aşamasına dönüşümü…”
Atatürk insan gibi insandı. Çağdaşlarına bakın Hitler, Mussolini, Stalin…
Ata ölmeye yakın bunların da ne olduklarını görmüştü. Çağ liderlerinin alayından farkı yüreğindeki millet insan sevgisiydi. Eğitimi, eğitim gibi istedi. Onca genci yurtdışına yolladı, yurt dışından uzmanlar getirdi. Okullar, üniversiteler ne için açıldı. Peki o daha yaşarken bile acaba kimler rahatsız olmaya başlamıştı? Özellikle İngilizlerin Anadolu’da karışıklık çıkarmak için uğraşılarını doğru düzgün ortaya çıkarabildik mi? Menemen ayaklanması, doğu ayaklanmaları Anadolu ürünü değil, emperyalizm ürünüydü.
Ben ciddi soruyorum: Hangi Atatürk?
Biz hangi Atatürk’ün peşindeyiz? Kurduğu parti Atatürk’ü gerçekten “biliyor” ve “yaşatıyor mu”? Yoksa kişisel ikbal hırslarıyla, mış gibi yapanların mı çok sesi çıkıyor? Bilen ve donanımlı gençlerimiz ülkelerinden gitmeye çalışırken, gençlere kötü yemekler, bozuk asansörler reva görülürken, emekliler, emekli olduklarında sokağa düşmekle karşı karşıya kalırken, Kurtuluş Savaşı verenlerin torunları hastanelerde bile mültecilerden sonra değer görürlerken biz “hangi Atatürk’ü” anlıyoruz acaba? Atatürk’ün kurduğu makamlarda oturanlar, bunca hakaret ve iftiraya karşı hiç olmaza makamları hakkına iki laf ediyorlar mı? Rıfat Börekçi’nin koltuğunda oturan zattan Atatürk’e bir “Fatiha” istediğini duydunuz mu?
Oldum olası Atatürk’ün “siroz” hastalığından öldüğüne inanmadım. Hatta sirozun bile ona uygulandığını düşündüm. Ama doktor değilim. Fakat Ebedi Şef’in hastalanmaya başladığı zaman, dünyada da Türkiye’de de ilginç olayların olduğunu görüyoruz. Mesela meşhur Dersim İsyanı 1937 değil mi? Türkiye, Afganistan, İran ve Irak'la Sadabat Paktı'nı imzalandığı yıl da 1937 değil mi? Başlı başına bu anlaşma bile kim bilir özellikle İngilizlerin tüylerini nasıl diken diken etmiştir.
Sadece düşünün Atatürk, o dinç haliyle 57 değil de 70 yaşında ölseydi tarih nasıl değişik olurdu acaba?
Biz millet olarak Atatürk’ü konuşmuyor, araştırmıyor, tartışmıyor hele de kesinlikle hissedip anlamıyoruz.
Oysa o ölümün de farkındaydı… O kadar özel sözleri vardı ki… “Benim fani vücudum …” diye başlayan sözü, “beni görmek demek sadece yüzümü…” sözü boş yere mi söylendi sizce? Mesajları nelerdi?

Bu yazıyı gerçekten okuduysanız lütfen zaman ayırıp düşüncenizi de yazın. Küfür ve hakaret olmayan her düşüncenin başım üstünde yeri vardır. Kimse Atatürk’ü sevmek zorunda değildir, hatta düşüncelerinden de hoşlanılmıyor olabilir. Ama saygı şarttır.
Bize yurttaşlık haklarımızı vermek için ömrünü harcayan Ebedi Şefim Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet, minnet, sadakat ve mahcubiyet duygularımla anıyorum. Yattığı yer nur, mefkuresi payidar olsun. Allah Atatürk’ün Türkiye’sini her türlü dış ve iç hainlerin şerrinden korusun.
Ne Mutlu Türküm diyene.
Yaşasın Mustafa Kemal Atatürk Mefkuresi !












Hayırlı uğurlu olsun Hasan Tahsin. Yeni işinde sana üstün başarılar dilerim arkadaşım. Selam ve sevgilerimle...Gürol Tulunay
Okunması için tavsiye edebileceğim önemli bir yazı. Emeğine sağlık.