Eğer bir sitede veya şehir merkezinde bir apartman bloğunda yaşıyorsanız kendinize sorunuz: "Karşı komşunuzu tanıyor musunuz?" Tanıyorsanız bravo... Sizde halen mahalle kültürünün kalıntıları var demektir. Mahalle kültürünü nedir, yaşayan bilir. Bırakın karşı komşuyu, mahallede hangi evde kimin oturduğu, ne iş yaptığı iyi bilinirdi. Bugün ise devasa sitelerde, toplu konutlarda yaşıyoruz. Karşı komşumuzu daha tanıyamadan taşındığını ve daireye yeni bir başkasının geldiğini görüyoruz. Bu yeni site düzeni insanlar arasındaki ilişkinin gelişmesine imkan vermiyor. Sabah gidip akşam dönen insanlar adeta gün geçtikçe robotlaşıyor ve çekirdek ailesinden başka kimseyle diyaloga dahi girmiyor. Yalnız yaşayanlar için ise durum daha da iç karartıcı. Onların diyaloga girecek bir aileleri de yok.
Hoş, artık ailece pek diyalog kurduğumuz da söylenemez. Herkesin elinde bir cep telefonu ve sürekli sosyal medya kontrolü yüzünden birbirimizle iletişim kurmamız ciddi oranda azalıyor. Çoğu zaman "Bırakın şu telefonları artık" dendiğinde "O zaman ne yapacağız? Birbirimize mi bakacağız?" reaksiyonu ile karşılaşıyoruz. Oysa bizim jenerasyon zor da olsa TV'den önceki dönemi bile hatırlayabiliyor. Yani TV'nin insanı kendine bağımlı hale getirdiği dönemin de öncesini hatırlayanlar gecelerin evlerde daha dolu geçtiğini de hatırlayacaktır. Çoğu yazıda o döneme radyo günleri dendiğini biliyoruz. Ne güzelmiş radyo günleri... Radyo tiyatrosu, ajanslar ve müzik programları. İnsana yalnızken bile dostluk, yarenlik eden sihirli kutu ne zaman yerini TV'ye bıraktı her şey bir anda değişti.
Neden süreç içinde insanlar bu denli içlerine kapandı? Kimse kimseyle konuşmaz hatta selamlaşmaz oldu. Sorsan kimse içine kapanmadı diye cevaplayanlar mutlaka olacaktır. Zira sosyal medya üzerinden yüzlerce kontağıyla sürekli etkileşim içinde olmayı sosyalleşme diye niteleyenler çoğunlukta. Ama ne yazık ki insan sormadan edemiyor; sosyal medya üzerinden gerçekleşen diyalogların (veya monologların) onda biri kadar sosyal hayatta insanlarla bağ kurabiliyor muyuz? Hatta itiraf edeyim sosyal medyada tanıdığım ve paylaşımlarını beğendiğim birini sokakta tanıyamadığım olmuştur. Yani orada tanıdıklarımız bize gösterdikleri yüzleriyle, davranışlarıyla, halleriyle tanıyoruz. Ama gerçek hayat ne yazık ki öyle değil. Bizler onları sürekli mutlu yüzleriyle, hareketli iş yaşamlarıyla ve örnek aile tablolarıyla biliyoruz. Halbuki gerçek durum öyle mi?
Yalnız yaşayan biri için yalnızlığı tanımla demek anlamsız olurdu. Zaten ömrü yalnız başına geçen dostumuz bu soruya cevap olarak "benim halim" der çıkardı. Sabahları yalnız uyanmak, hazırlanacaksa sadece kendin için kahvaltı hazırlamak bir süre sonra zor gelmeye başlar. Durum zamanla keyifli kahvaltı masalarından tosta dönen alışkanlıklara evirilir. Zira insan bir süre sabahları özenerek kendine yiyecek bir şeyler hazırlar. Sonrası bir rutine dönüşen bu durum gittikçe basitleşen bir rotaya oturur. Artık sabahları bir kahve veya alelacele demlenmiş bir bardak çay ve belki akşamdan kalan bir tabağı kahvaltı gibi tüketmek daha kolay gelir. Bunun son aşamasını sıcak su hazırlayarak sallama çay takip eder. Önünde sonunda bu bıkkınlığın, rutinin yarattığı sıkıcı durum bir noktada patlayacaktır.
Evliler için ise bu durum sosyal medyada her ne kadar "canım-cicim" şeklinde yaşadıkları gözlemlense de çok farklı değil gibi. İlk yılların verdiği heyecan ve motivasyon ve sonrasında gelen rutinlerin şekillendirdiği yaşamlar. Neden insan yaşadığı ortamı güzelleştirmek yerine sürekli şikâyet eder. Kendini sürekli bir üst seviyeye taşımaya çalışan bir oyuncu gibi eleştirir; hâlinden bir türlü memnun olmaz.
Herhalde çağın hastalığı bu: "Kalabalıklar İçinde Yalnızlık". Performansın bir takım oyunu yerine hepten bireysel olarak ölçüldüğü bu dönemin bize yaşattığı yarış atı sendromu da diyebiliriz. Her yarış atı kendinden sorumlu. Yarışa nereden nasıl başladın ve şu anda tam olarak neredesin? Hatta genelde yarışa nasıl başladığından çok şu an neredesin sorusuna odaklı olur insanlar. Kazananlar ödüllendirilir. Kaybedenler ise... Günümüzde kazanan için ödül sahip olduğun statünün bir süre daha korunmasıdır. Tersinde ise statünü zamanla kaybedersin. Tıpkı bankaların kredilerini bir anda dondurması gibi oturduğun sitede oturamazsın, bindiğin araca binemezsin hatta çevrendeki dost çevresi de büyük ölçüde değişir. Yani iyiyken de kötüyken de aslında acımasız bir yarışın içindesindir ve yalnızsındır. Kimse gelip bir ihtiyacın var mı diye sormaz. Yaklaşanların soracağı soru ya bir ihtiyaç için yardım istemektir ya da ucunda mutlaka maddi, manevi bir menfaat vardır. Kendimizi kandırmayalım; artık hiçbir şey geçmişteki gibi değil. Son yıllarda kimsenin tıpkı bir Polyanna gibi iyimser duygularla yanınıza yaklaşabileceğine ihtimal veremiyorum. Herkes tamamıyla kendi menfaatlerine odaklı olduğundan kısa vadeli çözümlerin arayışında oluyor. İşte yaşanan tüm bu acı tecrübeler insanın yaşama karşı yapayalnız olduğunu beynine kolay kolay çıkmayacak bir şekilde kazıyor.
Bu noktada yakın zamanda yaşadığım bir olayı paylaşmak isterim. Bundan belki 40 yıl kadar önce çok sevdiğimiz bir komşumuz ile abi-kardeş diyaloğumuz vardı. Hemen her gün karşılaşır görüşürdük. Öğrenci olduğum için bazen paraya sıkıştığımda ilk kapısını çaldığım abim o olurdu. Babam da kendisini tanıdığı için arada sırada borç almamda sakınca görmezdi ve hemen akşamında geri öderdi. Para konusunu açmamın bir sebebi var. Yıllar sonra tesadüfen bir yerde karşılaştığımızda yılların hasreti bitti. Telefonlar alındı, verildi. Neden bağımız koptu, neden görüşmüyoruz diyerek suçu zamanın acımasızca geçişine attık. Derken bir gün beni geri aramasıyla bir yerde buluşup bir şeyler içelim dedik. Laf oradan buradan döndü dolaştı işe ve paraya geldi. Ortamdaki samimiyeti fırsat bilen abim benden bir banka kredi başvurusuna kefil olmamı istedi. Yani neredeyse 30 yıl görüşmemişiz ve sonraki ilk buluşmamızda hatırı sayılır miktarda bir para için benden kefil olmamı istiyor. Uygun bir dille kefil olamayacağımı söylediğimde bir anda sinirlendi, masaya yumruğunu vurduğu gibi kalktı ve öylece gitti. Sonradan öğrendiğim kadarıyla ciddi bir kumar borcu yüzünden elde avuçta ne varsa tüketmiş ve son kurbanı da muhtemelen ben olacaktım. Oturup düşündüğümde doğru bir karar verdiğimden emin olduğum halde duruma çok üzüldüm. Bunca yıl kafamda kurduğum abi modeli bir anda yerle bir olmuştu. Bu tip insanlar artık ne yazık ki çevremizde çokça var. Ve para için yıllarca biriktirdikleri güvenilirliklerini, dostluklarını, insanlıklarını satabilecek kadar batağa saplanmış durumdalar. Hal böyle olunca yaşananlardan sonra insan çevresine gittikçe daha bir kuşkucu ve mesafeli bakıyor.
Günümüzde insanlar boş yere içlerine kapanmıyorlar. Ya etraflarındaki menfaat tuzaklarına düşmemek için koruyucu bir bariyer koymak zorunda kalıyorlar ya da tam anlamıyla duygusal ilişkilerini sınırlıyorlar. Çünkü sürekli verici olmanın bir sonu yok. Her ne kadar iyimser bir tavırla "verici olmanın" halini sıkça öven yazılar okusak da gerçek hayat çevremizde kurulu bubi tuzaklarıyla dolu. İnsan iyi niyetli bir şekilde bir-iki kez bu tuzaklara düşünce duyguları da nasır bağlamaya başlıyor. Ve artık iyi niyetli yaklaşımlara da tereddütle bakıyor.
Sıkça örnek veririm; 2000'li yıllarda ilk kez yurtdışına çıktığımda Hollanda'nın kırsalında bir kasabaya gitmiştim. Hafta sonunu geçireceğim kasabada sabah markete giderken yolda tanımadığım belki 3-4 kişiyle merhabalaştım. Herkesin sabahları birbirine günaydın, merhaba diye hitap etmesi bana garip gelmişti. Aslında çok değil 70'li yıllarda bizler de böyle bir ortamda büyümüştük. Çabucak o günleri unuttuk. Süreç içinde yaşanan menfaat odaklı olayların yarattığı travmalar, egoist davranışların ardında bıraktığı tecrübeler sonuçlarını çabucak veriyor ve insan davranışları daha kapalı bir bireysel davranış şekline doğru eviriliyor. Güven duygusu yaralanınca, menfaatler ön plana çıkınca ister istemez savunma modu açılıyor. Ve insan gittikçe ördüğü duvarların arkasında yalnızlaşıyor.
Bu hafta neden yalnızlaşıyoruz sorusuna cevap ararken kendimi sanki bu davranışımıza neden olan şeyleri sıralayıp günah çıkarır gibi hissetim. Evet doğrudur; zaman dinamik ve bazı şeylere müdahale edebilmek bizim elimizde değil. Toplumun değer yargıları, davranış motifleri zaman içinde çılgınca değişiyor. Ve buna ayak uydurmak zorunda kalıyoruz. Tıpkı yürümekte olan bir tramvaya yan tarafından asılmak gibi ne tam anlamıyla, güvenle seyahat edebiliyoruz ne de geride kalmayı kabullenebiliyoruz.
Kimsenin hayatta yalnız kalmaması ümidiyle...








